HİKMET BARUTÇUGİL’DEN Erhan Büyükakıncı’ya

1973 yılında, ebru sanatını meslek edinme niyeti ile yapmaya başladığımda çok yadırganmıştım. Ancak geçen bu çeyrek asırda çok şeyler değişti.  Sırlar aleminden bizlere gizli güzellikler sunan latif ebru sanatı, nadide insanları etrafında toplayan, kendine hayran bırakan bir hale geldi.Batıda, “Dünya Sanat Tarihi”ni inceleyenlerin çoğu, Doğu sanatının gizemli sırlarına, ne yazık ki, hakkı ile vakıf olamadılar. Batılı gözlüklerle baktıkları sanatların arkasında yatan gönül zenginliklerini ve güzelliklerini keşfedemediler. Kendi aydınlarımız bile, kökleri asırlarca geriye giden kültürümüz hakkında yersiz eleştiri ve yorumlarda bulundular. Ancak son yirmi, otuz yıldan beri, daha önce inkar ettiğimiz gerçeklerimizin, bazı yanlışlıklarımızın farkına varmaya başladık. Öz sanatlarımızın kapalı duran hazine sandığının üzerinde oturup kültür ve sanat dilenmekten kısmen vazgeçtik. Sandığın kapağını hafifçe aralayıp içindeki bin bir güzellikleri yavaş yavaş gün ışığına çıkarmaya başladık. Uluslararası olmanın ilk ve tek şartının ulusal olmak gereğinin hisseder olduk.

Erhan Büyükakıncı, yoğun akademik yaşamına rağmen, ebru derslerini hiç aksatmadan takip etti. Temel ve ihtisas eğitimlerini büyük bir özveri ve başarı ile tamamladı. Özellikle, ebrunun en zahmetli ve riskli türü olan Akkâse ve yazılı ebrular konusunda uzmanlaştı. Derslerdeki yoğun ilgisini evine de taşıyıp hemen her hafta yeni bir fikir, yeni bir proje ile geldi. Daha sonra diğer öz sanatlarımıza da ilgi duyarak tezhip ve minyatür çalışmalarına başladı. Son derece başarılı olduğu bu sanatları ebru ile birleştirdi. Eserlerini, bu muhteşem çalışmayla sanatseverlerle paylaşmasından son derece memnun oldum. Başarılarının devamını temenni ederim.

 

G-TREND DERGİSİNDEN…

Gizemli, çok renkli ve hatta mucizevî…

Yüzyıllardır süregelen Türk sanatı ebru, şehir yaşamının orta yerinde “dinginliği” erişilebilir kılıyor. Her yaştan ve her sosyal sınıftan insanın yapabileceği bir hobi haline gelen ebru sanatını icra etmek sanıldığı kadar zor değil. Galatasaray Üniversitesi Uluslararası İlişkiler bölümünde öğretim üyesi olan Erhan Büyükakıncı Atölye Dem’de “insanları” ebru ile tanıştırıyor.

Gül dalına at kılı sıkıştırılarak elde edilen fırçalarla damlatılıyor, öd ile açılmış katı boyalar ve ardından deniz yosunuyla kolalanmış suyun içinde mucize daireler oluşuyor. Gerisi üstadın ustalığına kalıyor. Denizle yeni tanışan bir çocuk gibi boyalar kaynaşıyor suyla ve insan elinden çıkarak doğayla buluşan bu mucize kalıveriyor kâğıdın üzerinde…

Galatasaray Üniversitesi Uluslararası İlişkiler bölümünde öğretim üyesi olarak görev yapan Erhan Büyükakıncı’nın ebru sanatı ile yakınlaşması Hikmet Barutçugil’den sekiz yıl önce aldığı derslerle başlıyor. Barutçugil’in “Halk için sanat” sloganı ile ebru sanatına getirdiği yeni renk ve ruhu benimseyen Büyükakıncı, Beyoğlu’nda bulunan atölyesinde bu sanatı kadın-erkek ayrımı olmaksızın her “insana” öğretmek ve suyla insanı buluşturmak için ebru dersleri veriyor. Suyun insanları dinginleştirdiğini ve bu sayede ebru sanatının çekici olduğunu söyleyen Büyükakıncı, sanatta modernleşmeyi Cumhuriyet’in bir kazanımı olarak yorumluyor. Bu sayede kadınların, muhafazakâr kabul edilen belli sanat dallarına ilgi duyabildiğini ve ustalaşabildiğini belirten Büyükakıncı ebru sanatında seçkinciliğe ve cinsiyet ayrımına yer olmadığını vurguluyor.

 

Neden bir Osmanlı sanatına yöneldiniz?

Eski Osmanlı’nın başkenti İstanbul’da kaybolmuş geleneksel kültürlerle ilgili, geçmişimizi tanımaya yönelik bir çeşit kimlik dönüşüm sürecindeyiz. Soğuk Savaş sonrası dönemde insanların kutuplaşmamış bir dünyada kendi kimliklerine geri dönmek, kendi kültürel alt yapılarını gözden geçirmek gibi bazı uyanışları oldu. Benzer istekle ben de Osmanlı’nın güzel kazanımlarını hayatımıza katma arzusu ile bundan yaklaşık sekiz yıl önce yola çıktım ve Ebru sanatı ile tanıştım. İdeolojik olarak kendimi buna vakfetmedim tabii ki. Bu biraz da mesleğimin dışında bir hobi yapma isteğiyle ortaya çıktı. Her zaman klasik resim sanatına ve renklere merakım vardı.

 

Neden başka bir Osmanlı sanatı değil de özellikle Ebru?

Ebru, geleneksel sanatlara merak uyandırması açısından bir araç olarak kabul edilebilir. Çünkü ebrunun tezhip ve hatla tamamlanarak kullanılması da söz konusudur. Ancak bu iki sanata göre ebrunun daha kucaklayıcı olduğunu söyleyebilirim. Tezhiple uğraşacak kişinin öncelikle çok iyi gören az yorulan gözlere sahip olması gerekir. Ayrıca çok vakit, çok sabır ve tezhip gereçlerini alabilmek için maddi güce de ihtiyaç var. Eğitimi ise en az altı yıl sürer. Hat sanatı dersek en azından sekiz yıl süren bir eğitim ister, üstelik Arapça ve Osmanlıca dillerine aşinalık da gerekiyor. Kabiliyet ise olmazsa olmazlarındandır. Ama ebru yapmak için ortalama iki-üç yıl süren bir eğitimden geçiyorsunuz. Gerisi size kalmış… Üstelik bu sanat, göz yormuyor, aksine psikolojik dinlenme ve kendini bulma olanağı sağlıyor. Koşuşturmalı hayat içerisinde rahatlamak ve farklı işler ortaya çıkarmak için ebru sanatıyla uğraşmak bir çeşit kaçış yolu… Küreselleşen dünyada sürekli karşılaştığımız “kendine yabancılaşma” duygusunun önüne geçebilmek, hayatın dışında kendime özel bir an oluşturmak için buraya geliyorum. Suyla temas halinde olunduğu için ebrunun dinlendiriciliği insanları mutlu ediyor. Yine suyla alakalı olarak sûfi derinliği göz ardı edemeyiz. Dolayısıyla insanın kendi derinliklerinin keşfinde ebrunun cazip bir araç olduğunu kabul etmek gerekir.

 

Küreselleşme karşısında bir “öze dönüş” ya da “öz arayışından” bahsedebilir miyiz?

Evet, aslında bir bakıma böyle diyebiliriz. Kültür ve sanat yönünden çok büyük mirasın üzerinde yaşıyoruz. Post-modern bir yaklaşımla ebru gibi Osmanlı ve Türk sanatlarının yeniden gündeme getirilmesi bir anlamda kültürel değerlerimize sahip çıkmak, onları yaşatmak anlamına geliyor. Ama bu Osmanlı’ya öykünmek anlamına gelmiyor. Sonuçta bugün atölyelerde bu sanatı icra edenlerin çoğunluğunun kadın olmasını bile Cumhuriyet’in bir kazanımı olarak görüyorum. Yabancılaşma ya da kimlikten uzaklaşma sürecini post-modern yöntemlerle geriye döndürmek mümkün olabilir mi? Benim ebru sanatına bakışım bu soruya cevap arıyor.

 

Ebru sanatının geçirdiği evrimden bahseder misiniz?

Önceleri yalnızca erkeklerin icra edebileceği bir sanat olan ebru, hocam Hikmet Barutçugil’in de önderliğinde artık her cinsiyetten, her yaştan, toplumun her kademesinden insanların yapabileceği bir sanat haline geldi. Bu sebepten “Halk için sanat” sloganıyla yola çıkan Barutçugil’in ebru sanatına büyük yenilikler getirdiği kabul ediliyor. Bugün ise ebrunun o muhafazakâr kabuğunun kırıldığını söyleyebilirim. Dolayısıyla İSMEK ya da Halkevleri gibi çeşitli kurumlarda da öğretilen ebru, bir klasik Türk sanatı olarak özellikle 2000’li yıllarda oldukça yaygınlaştı.

 

Politika, güvenlik ve savaş üzerine dersler veren bir profesör olmakla ebru sanatı ile uğraşmak ne kadar örtüşüyor?

Sanatın içinde de politika var, sonuçta bu da bir ifade şeklidir. Hiçbir sanat politikadan uzak değildir. Sanatçıların da belli bir siyaset anlayışı var. Ebruda ise tasavvuf düşüncesi var, insan merkezli bir sanat var ortada ve bunların hiçbirinin siyasetten uzak şeyler olduğunu düşünmüyorum. Bu şekilde çok şey ifade edilebilir. Ayrıca inancını, bilincini ve sanat yapma arzusunu doğayla paylaşmanın getirdiği bir haz var bu sanatta. Dolayısıyla akademik alanımla ebru sanatının çok da ayrışmadığını hatta belli noktalarda bir araya gelebileceğini dahi söyleyebilirim.

 

Son zamanlarda çok yaygınlaşan bu sanatı çekici kılan unsurlar nelerdir?

Suyun merkezde olması ve insana huzur vermesi iç dünyamıza doğrudan etki ediyor. Ebru hem renklerle hem de suyla insanları buluşturan bir araç olmanın yanı sıra güncel olarak seçkinciliğin olmadığı halka yakın bir sanat dalı olduğu için son yıllarda özellikle tercih ediliyor. Türk ebrusunun en önemli özelliği ise kullanılan her malzemenin doğal oluşudur. Güzelliğini doğadan alıyor denilebilir. Boyalar, kitre, öd, hatta kullanılan fırçalar, her şey doğadan…

 

Ebru nasıl yapılıyor?

Tekne adı verilen metal dikdörtgen kabın içine “kitre” ile kolalanmış su koyuluyor. Kitre ise kırlarda yetişen yabani “geven” dikeninin özsuyundan elde ediliyor. Ancak alternatif olarak yurtdışından getirttiğimiz (kerajen) deniz yosunu da aynı işlevi yerine getiriyor. Hatta son zamanlarda deniz yosunu daha kısa sürede gereken kıvama ulaştığı için daha çok tercih ediliyor. Her iki durumda da elde edilen karışımın yoğun, jel gibi bir kıvamı olduğu için üzerine atılacak boyanın dibe çökmemesini sağlıyor. Boyalar ise “öd” denilen ve hayvanlardan elde edilen sıvı ile fırça yardımıyla karıştırılıyor. Gül dalına at kılı sıkıştırılarak elde edilen bu fırçalar ise genellikle el yapımı. Öd ile karıştırılan toprak boyanın yoğunluğu deneme yanılma yöntemiyle ayarlanıyor. Suyun üstüne birkaç damla atıldıktan sonra kendini belli eden boyanın kıvamı ustanın görüşüne göre biraz daha açılıyor ya da koyulaştırılıyor. Doğru kıvam bulunduktan sonra ebru yapılmaya başlanıyor. Çalışma bittikten sonra özel ebru kâğıtları suyun üstüne bırakılıyor. Düzeltildikten sonra yavaşça sıyrılıyor ve kurumaya bırakılıyor.