BİR İDAM MAHKUMUNUN SON GÜNÜ – 8. BASKI – Victor HUGO

“Bir İdam Mahkumunun Son Günü”, dünya edebiyatının ölümsüzlerinden Victor Hugo’nun (1802-1885) yirmi altı yaşında yazdığı bir gençlik yapıtıdır. Victor Hugo’nun içerik olarak bu romandaki amacı çok yalın, çok açık: İdam cezasının hem trajik, hem de saçma yanını göstermek. Onun büyüklüğünde, onun dehasında bir yazar için böyle bir savı insani ve etik boyutlarıyla sergileyerek kanıtlamak hiç de güç değil. Ama bu romanın büyük önemi başka özelliklerinden kaynaklanıyor. Bu yapıt, birinci tekil kişi “ben” ile yazılan romanın ilk örneği. Daha önce böyle bir yöntem bilinmiyor. Demek ki bu özelliğiyle bir yol açıcı, bir öncü bu roman. Roman kahramanının da dediği gibi, bir tür zihinsel otopsi olan bu romanda, modern edebiyatın ilk iç monoloğu ile karşılaşıyoruz. “Bir İdam Mahkumunun Son Günü”, bir yazınsal yenilik olan Samuel Beckett ve Georges Bataille’ı haber veriyor. Bu da romanın bir başka önemli özelliği. Bataille ve Beckett’i tanıdıktan sonra bu romanı daha iyi kavrıyoruz. İdam mahkumunun kendisine ironik bir gözle bir başkası olarak bakışı ise, Victor Hugo’nun Arthur Rimbaud’dan kırk yıl önce ‘Ben Bir Başkasıdır’ düşüncesini yaşamış olduğunu gösteriyor.

 

TANCA’DA SESSİZ BİR GÜN – Tahar BEN JELLOUN

Tanca´da odasında yapayalnız bir yaşlı adam. Sessizlik ve rüzgara tutsak olmuş bir gün. Ev nemli, duvarlar çatlak. Yaşlı adam arkadaşlarına telefon etmek ister, ama arkadaşları ölmüştür. Canı kadın çeker, ama çevresindeki tek kadın evin hizmetçisidir, üstelik çirkindir. Eskiden olduğu gibi eline makası alıp giysi biçmek ister, ama eli titremektedir. Doktorun kendisine verdiği bütün ilaçları tuvalete atıp sifonu çeker. Teslim olmamalıdır. Karşı koyar. O zaman anılar sökün eder: Yüzler, sesler, eski komşuların imgesel saldırısı… Bir sessiz güne, bir sessizlik gününe sığan bir yaşam. Yaşlı olduğunu kabul etmeli midir’ Baba imgesinin egemen olduğu bu olağanüstü anlatıda, anlatıcı (yazar), hatır-gönül dinlemez. Bunun üzerine yaşlı adam onu yanıtlamak için söz alır ve ona şimdiye kadar söylemediği gerçekleri mırıldanır: Her babada bir oğul, her oğulda da bir baba vardır, ama ne yazık ki aynı anda baba ve oğul, oğul ve baba olmak olanaksızdır…

 

İNKA’NIN ÖLÜMÜ – LUIZ MİZON

İnka’nın Ölümü, Şilili yazar Luis Mizon’un ilk romanı. Yazar bu romanda, yarı soylu, yoksulluğa düşmüş bir aileden gelen Gabriel’in öyküsünü anlatıyor. Karanlık bir gecede lima’nın batakhanelerini, kanlı heykelleri olan loş kiliselerini, sellerin alıp götürdğü mezarlıklarını dolaşır Gabriel. Derken, şaka gibi başlayan, gerçek mi, düş mü olduğu anlaşılmayan bir boğuşma sonucu, Amazon ormanlarındaki bir hapisaneden yeni kaçmış olan yerli Partolome’yi öldürür. Bu düşsel ve karmaşık anlatı, Latin Amerika’nın yıkıntılarla ve kanla yoğrulmuş yazgısı hakkında şiirsel düşünceleri içeriyor. Yerlinin öldürülmesi, isyancı İnka Tupac Amaru’nun tarihsel ve efsanevi kişiliğiyle birleşiyor. İspanyollar tarafından parça parça edilen Tupac Amaru’nun yeraltında dolaşan beden parçaları, günün birinde bir araya gelerek onun bedenini yeniden oluşturacaktır.


CAMONDOLARIN SONUNCUSU

Camondo ailesi, 19. yüzyılda Türkiye’ de çağdaş bankacılığın kurucusu olan bir aile. Galata ve çevresinde adlarını taşıyan hanlar var, bir de Yüksek kaldırımın yanı başında Kamondo Merdivenleri. Camondolar bankerlikle yetinmiyorlar, İstanbul’ da şehirciliğin gelişimine de büyük katkıda bulunuyorlar, okul açıyorlar, tramvay ve vapur şirketlerine katılıyorlar. Tutucu Yahudi din adamlarına ters düştükleri için, Camondolar İstanbul’daki Yahudi cemaatinin bir bölümü tarafından eleştiriliyor.1870 yılında bankerliğe Paris’ te devam etmeyi düşünen aile oraya göçüyor, ama Osmanlı İmparatorluğu ile ilişkilerini kesmiyor. Paris’te servetlerinin getirdiği lüks bir yaşama dalan Camondolar daha sonraları sanatın en önemli destekçisi oluyorlar. Fransız gazeteci ve yazar Pierre Assouline’in hazırladığı Camondoların Sonuncusu, İspanyol engizisyonunda Venedik gettolarına, İstanbul saraylarından Nazi soykırımına kadar uzanan hem renkli ve görkemli, hem de acılı bir yaşamın belgesel romanı.

 

Yaşadığımız Dünya 1992 Ekonomik ve Jeopolitik Yıllık, Catherine LAPAUTRE, Serge CORDELLIER

Çeviri : Aykut Derman, Aysel Bora, Ayşen Gür, Birnur Arıerçetin-Gökçe, Erhan Büyükakıncı, Roza Hakmen, Ruşen Çakır, Sosi Dolanoğlu, Tankut Gökçe

Metis Yayınları

Yaşadığımız Dünya Yıllığı, uluslararası aktüaliteden haberdar olmak ve dünya çapındaki gelişmelerin zeminini oluşturan olayları anlamak isteyenler için vazgeçilmez bir başvuru kitabı.
1990-91 döneminde dünyadaki 169 egemen devlette yaşanan siyasal, diplomatik, ekonomik ve toplumsal düzyedeki olayların geniş bir bilançosu, Ayrıca dünya çapındaki stratejik sorunlar, kıtaların ve büyük ülkelerin jeopolitik durumları ve çeşitli alanlarda ön plana çıkan genel eğilimler üzerine kapsamlı incelemeler…

Ülkemizde geçtiğimiz yıl kamuyunun tartıştığı başlıca konulara farklı açılardan bakan bir Türkiye Dosyası, temel verilerini içeren 15 istatistik tablo.
(Arka Kapak)

Bu yıllığı yayımlama kararımız 1990 sonbaharına dayanıyor. Körfez Krizi başlamıştı, fakat CNN alıcıları haline geldiğimiz “o savaş” henüz yaşanmamıştı, tabii TV’de seyredilen bir şeyin yaşandığı söylenebilirse. Daha sonraları savaşın etkilerini gerçekten yaşamaya başladık, fakat kameralar Yugoslavya İç Savaşı’na çevrilmişti. Yıl boyunca, kameralar olaylara ve insanlara dokunacak kadar yakındaydı, ancak medya diline çevrildiğinde olayların üzerine bir sis çöküyordu. Üstelik, dünyanın dört bir yanında, medyanın ilgisine mazhar olmayan “küçücük” olaylar yaşanıyordu. Bu olaylar petrol fiyatlarını oynatmıyor, uluslararası jeopolitik dengeleri sarsmıyor, fakat milyonlarca insanın hayatını derinden etkiliyordu.

En kapalı rejimlerin bile artık yadsıyamadığı küreselleşme olgusunun, beraberinde tekbiçimli bir dünya getirmesi korkusu oldukça yaygın. Fakat içe kapanmaya ve değişimi reddetmeye iten bu korku, ancak daha fazla açılma ve daha fazla dikkatle yenilebilir. Tekil kimlikler ve dikkate değer özgüllükler, ancak bakma cesaretini gösteren toplumların önündedir. Bu yıllığın, ülkemizde böylesi bir bakışın yerleşmesi için yararlı bir araç olduğuna inanıyoruz.

Fransızca baskısıyla aynı zamanda yayınlanan Yaşadığımız Dünya 1992, böylesi bir uluslararası gözlemin bilançosu olduğu için, bugün bize daha da anlamlı geliyor. Dünyadaki jeopolitik dengeleri, ekonomik sorunları makalelerle irdeleyen, tablo ve haritalarla sergileyen bu bilanço, aynı zamanda önümüzde, Aral Denizi’nin kurumasından ABD hapishanelerine, Birmanya’da demokrasi umudunun simgesi olan Bayan Aung San Suu Kyi’den (1991 Nobel Barış Ödülü sahibi) milliyetçilik akımlarının tırmanışına uzanan geniş bir olaylar ve şahsiyetler yelpazesi açıyor.

Kuşkusuz Fransızca baskıda Türkiye “33 Devlet” bölümünde diğer ülkelerle benzer bir biçimde ele alınmıştı. Bu tür çalışmaların yetersizliği nedeniyle, yıllığın genel perspektifiyle çelişkili de olsa, Türkiye’ye daha yakından ve ayrıntılı bakmayı uygun bulduk. Ülkemizde son yılın belirleyici konularına kendi yazarlarımızla yaklaşmak istedik.

Türkiye dosyamızda herşeyden önce Körfez Krizi’nde Türkiye’nin konumu ve beklentileri ele alındı. İç politikada ve ekonomideki belirsizliklerin incelendiği makalelerden sonra, 1991′de artık kimsenin görmemezlik edemeyeceği Kürt meselesi, gerek Türkiye’de yaşananlar açısından, gerek uluslararası plandaki bağlantılarıyla sergilenmeye çalışıldı. Cumhurbaşkanı Turgut Özal’ın, yönetim üslubuyla gündeme getirdiği sistem tartışmaları ise iki ayrı makalede irdelendi. Sovyetler Birliği’ndeki Türki cumhuriyetlerin Türkiye’yle ilişkilerinin ve vardıkları yol ayrımındaki yönelimlerinin ele alındığı makaleden sonra, geçtiğimiz yıl çok hareketli geçen işçi mücadeleleri özetlendi. Bu sene kimsenin ağzından düşmeyen “Basın Krizi” ise, basının içinden bir arkadaşımızın makalesiyle sunuluyor. İstatistik tablolarıyla da bazı eğilimleri daha görünür kılmaya çalıştık. Böylesi bir çalışma Türkiye için “ilk” olmasa da bizim için eğitici bir atölye oldu. Her yıl daha kapsamlı bir çalışmayı kamuoyuna sunacağımızı şimdiden söyleyebiliriz.
– Haldun Bayrı
(Sunuş’tan)